İNSAN DÜŞÜNEN VARLIKTIR.

19 Ocak 2018 Cuma

ATATÜRK'ÜN YOLDAŞIYIZ...





Bu ülkenin körlüğü 12 eylül faşist askerlerince bilinçli hazırlanmıştır..
*Zorunlu din dersleriyle, muhafazakar/dindar nesil yeti
ştirilmesi.ilk basamağı olup, faşist Aydınlar ocağının Türk-islam senteziyle milliyetçi-muhafazakar insan yaratılarak, Fetönün içinde bulunduğu "komünizmle mücadele derneğı"ne muhafazakar nesil aktarmak ve cumhuriyet düşmanı olarak yetiştirilmesidir.
ikinci basama
ğı ise polisin ele geçirilmesiyle olası soruşturmaların önünün kesilmesi,, tehditlerin bertaraf edilmesi için de yargının ele geçirilmesiydi ki başarılı oldular..... 
*Sonrası buna uygun ve emperyal babalarının izin verdi
ği bir parti ile,
bilimsel e
ğitim yok etmek ve en önemlisi Tsk'nın ele geçirilmesiyle..Türkiye'nin ele geçirilmesiydi..
Büyük ölçüde ba
şarılı oldular ama tamamını ele geçiremediler..
Öngöremedikleri ise,
Mustafa Kemal'in aydınlanmacı gücü/ yolda
şlarının bu denli direngeç olduklarını ve direniyor/direnecek/teslim olmayıp/ ülkeyi teslim etmeyecekleri hesaplarını bozdu...
Bütün bunlar olurken,
Sözde Atatürkçüleri ve Askerlerini tanıyalım,
12 eylül faşist paşaları da "Atatürk'ün askerleriz diyerek" bu ülkeye ihanet etmedi mi?..
Hilmi Özkök pa
şa(?); "Kasaptaki ete soğan doğramam" diyerek yargılanan en yakın arkadaşlarını satmadı mı?..
Ya
şar Büyükanıt; Dolmabahçe görüşmesinin içeriğini açıkladı mı?...
İlker Başbuğ; Türkiye Cumhuriyetinin mahremleri kozmik odalara girilirken paşa paşa seyretmedi mi?..
Necdet Özel'de
şimdi ki Hulusi'de kendilerini "Atatürk'ün Askerleri" olduklarını iddia ediyorlar mı?..
Ayrıca Fetö ve avanesi orduda yapılanmasından, darbeye te
şebbüs edene kadar da haberleri yokmuş yukarıdaki yetkili paşalar ve askerlerin yani paşa paşa oturmuşlar....
Ve bu insanlar Atatürk'ün kurduğu ülkenin ordusunda fiilen askerleri değilmidir?
Atatürk'ün "BURSA NUTKUNU" tekrar okuyun derim..
"Tam bağımsızlık demek,ekonomide,maliyede,savunmada,siyasette tam bağımsızlık demektir.Bunlardan birinde bağımsızlık yoksa,tam bağımsızlıktan söz edilemez." Mustafa Kemal Atatürk.
Tam bağımsızlığı savunmayan,Atatürk'ün ne yoldaşı ne de askeri olabilir.
Oysa ki Atatürk'ün yoldaşı olsalardı bu ülkeye bu denli yukarıda yazdığım gibi ihanet etmezlerdi..
Asker olmak kolay ama rasyonel ve analitik akılla hareket etmek için bireysel/toplumsal bilinci ile sorgulama yetisi gerekli..
Mustafa Kemal'in yoldaşı olmak!
Ne büyük mutluluk!
Ne büyük bahtiyarlık!..
Bu ülkede ya
şayan bir insan için bundan büyük mutluluk kaynağı düşünemiyorum.
Biraz tarih bilgisi olan bir ki
şi Mustafa Kemal'in yoldaşlığından büyük zevk alır, mutluluk duyar.
Vesselam
Ozan


18 Ocak 2018 Perşembe

KAFKAS KÜLTÜRÜ


Çerkezler, Türkiye'de geleneklerine en bağlı toplum olarak biliniyor. İlginç âdetleri, alışık olmadığımız görenekleri var. Bizim normal karşıladığımız birçok şey, onlar tarafından ayıp sayılıyor.
Esra Keskin'in haberi
Büyüklerin yanında oturmanız, konuşmanız, eşinize ismiyle hitap etmeniz bunlardan yalnızca birkaçı... Bu âdetlere farklı toplumlar ayak uyduramayacağından genellikle kendi içlerinde evlilik yapan Çerkezlerde, 40'ından önce evlenenine de çok az rastlanıyor.
Çerkezlerin bekâr kalmasının en büyük nedeni uzaktan bile olsa akraba evliliği yapamamaları. Bu kişiyi hiç tanımasanız bile, Çerkez olduğunuz için ona kardeş gözüyle bakmak zorundasınız. Üstelik kardeş gözüyle bakmanız gerekenler yalnız soy bağınız olan kişilerle de sınırlı değil. Aynı köyden bir kızla evlenmeniz de çok büyük ayıp sayılıyor. Kafkas Kültür Derneği görevlisi Cihan Dilber, "Ben 40 yaşındayım, bu yaşıma kadar, aynı köyden evlenen yalnız bir çift tanıyorum. Onlar da 5-6 yıl kendilerini kabul ettirebilmek için uğraştılar." diyor. Ayrıca yakın tanıştıkları, aile dostu olarak nitelendirilen ailelerin kızları da evlenilemeyecekler listesindeymiş. Liste bu kadar kabarık olduğundan bekârlık Çerkezlerin kaderi haline geliyor.
Çerkez'lerin evlilik yaşı 40-45
Ancak Serbes ailesi Çerkez olmasına rağmen aynı köyden eş adaylarını görüştürmekten yana. Esra Serbes, "İnsanlar komşusunun kızıyla neden evlenemesin? Bunda bir sakınca yok ki. Birtakım ahlak kuralları devreye girmiş ve bu yüzden Çerkez kızları ve erkekleri bekâr kalmış. Yaş ortalamalarına bir bakın, ancak 40–45 yaşlarında evlenebiliyorlar. Biz, kurduğumuz site ile Çerkezlerin daha erken evlenmelerini sağlayıp yeni nesillerin yetişmesini istiyoruz." diyor. Bunun yanında sosyal aktivitelere katılmaktan evlenmeyi unutan Çerkezler de varmış. Çerkez kızı Tuğba Nartop, "Çerkezler eğlenmeyi çok sever. Sıklıkla bir araya gelir, muhabbet eder, dans eder ve sıkıntılarını giderirler. Babam her zaman eğlenmekten evlenmeyi düşünemediğini söyler." diyor.
Babasının 35 yaşında evlendiğini söyleyen Nartop, "Babam erken evlenmiş. Hâlâ bekâr olan 50'li yaşlarda iki halam, 70 yaşında bir amcam var." diye ekliyor. Aslında Çerkez geleneklerinde büyüklerinden önce evlenmek de ayıp sayılıyor. Cihan Dilber, kendinden önce 3 büyüğün varsa evde kalmanın kaçınılmaz son olduğunu söylüyor. Evde kalmamak için ise geriye birkaç seçenek kalıyor. Ya Çerkez olmayanlarla evleniliyor ya da 'mazırgama' denilen bilinçli kız kaçırmalar gerçekleşiyor...
***
KIZ NASIL KAÇIRILIYOR.?👫
Çerkezlerde zorla kız kaçırma geleneği yokmuş. Kız, bahsettiğimiz sebeplerden dolayı evlenmesi ayıp sayılacağından kaçmayı tercih ediyormuş. Kaçacağını genellikle anne ve baba da biliyor fakat kızın kaçmasına göz yumuyormuş. Kaçırma olayı ise şöyle gerçekleşiyor: Oğlan, kızı evinden alıyor fakat gelinin yanında çok güvendiği ve 'eyuza' dediği bir erkek arkadaşı oluyor. Gelin, eyuza ile her iki ailenin de güvenebileceği bir ailenin evinde misafir ediliyor. Eyuza düğüne kadar bu evde gelinle kalıyor ve ona göz kulak oluyor. Gelini misafir eden aile, acilen kızın ailesine, "Kızınız bizimle ve güvendedir." diye haber ulaştırıyor. Daha sonra aileler anlaşmaya çalışıyor ve düğün hazırlıkları başlıyor. Gelin alması da, gelinin misafir edildiği evden oluyor. Ve eyuza için 'aşta' denilen bir kurban kesiliyor. Büyükbaş hayvanın kafası eyuzaya servis ediliyor ve afiyetle yeniyor. Gelin için ise asıl zor günler bu aşamadan sonra başlıyor.
GELİN,KAYINBABASI İLE KONUŞAMAZ.😔
Günümüzde eskisi kadar olmasa da devam eden Çerkez geleneklerinde gelinin en çok zorlandığı şeylerden biri kayınpederi ile hiç konuşamaması. Gelin evlendikten sonra adeta dilsiz hale geliyor. Sesini kayınpederinin duyması çok büyük ayıp sayılıyor. Kayınpeder gelininin sesini duymak istediğinde ki bu genellikle 10 yıl sonra oluyormuş, herkese haber verip gelini için kurban kestirmek zorundaymış. Büyüklerin toplandığı bir ortamda "Gelinimin sesini duymak istiyorum." diye ilan eder ve kurbanı kesermiş. Ancak o günden sonra gelin, kayınpederi ile konuşmaya başlayabilirmiş.
Gelin ve damadı zorlayan bir diğer gelenek ise kayınvalide ve kayınpederin yanına beraber çıkamamaları. Evli çiftler büyüklerin yanında beraber oturamayacakları gibi, bir odada yalnız da kalamazmış. Çiftlerin beraber görünmesi yalnız ev içinde değil, dışarıda da ayıp karşılanırmış. Bu yüzden Cihan Dilber, "Köyümde eşimle asla yan yana yürümem. Ya o bir adım önden gider ya da ben." diyor. Dilber'in babası vefat ettiğinden evin büyüğü ağabeyi sayılıyormuş. Bu sefer de çift, ağabeye beraber görünemiyormuş. Dilber, eşi ile balkonda otururken ağabeyinin geldiğini görürse, eşi hemen içeriye giriyormuş. Dilber'e "Zorlanmıyor musunuz?" diye sorduğumuzda "Hayır, biz böyle yetiştik, bunlar büyüğe saygıdan ileri geliyor ve bize zevk veriyor." cevabını alıyoruz.
EŞİNİ ADIYLA ÇAĞIRAMIYOR
Çerkezlerin ilginç bir âdeti de gelinin kayınpederinden eşine varıncaya kadar herkese takma isim bulmak zorunda kalması. Gelin, eşine yalnızca büyüklerin yanında ismi ile hitap edemezken, kayınvalidesi, kayınpederi, görümcesi ve kaynını hiçbir zaman ismi ile çağıramıyor. "Kayınvalide de ismi ile çağırılır mı hiç, anne demesi gerekiyor." diye düşünmeyin. Bahsettiğimiz şey gelinin, kayınvalide ve kayınpederin ismini ağzına alamaması. Örneğin kayınvalidenizin ismi 'Ayşe' olsun. Komşunuzun isminin de Ayşe olması halinde ona da Ayşe diye seslenemiyorsunuz. Yani komşunuza da takma bir isim bulmak zorundasınız. Mesela 'Ayşe' artık sizin için 'Fatma' haline geliyor. Aynı şekilde görümce ve kaynınıza da takma adla sesleniyorsunuz. Dilber, "Başkalarına saçma gelebilir ama bizde büyüğüne saygı böyle ölçülüyor." diyor.

31 Aralık 2017 Pazar

Mescitte ikiyüzlüleri bırak ikiyüzlülük etsinler



Mescitte ikiyüzlüleri bırak ikiyüzlülük etsinler
Sen meyhaneye gel, ne ikiyüzlülük var ne ikiyüzlü..

Şeyhülislam Zekeriyazade Yahya

'Meyhaneye gel, kim ne riya var ne mürai...'

-

'Meyhaneye gel, kim ne riya var ne mürai...' 17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi, 'içkinin katresinin haram' olmasına rağmen devletin sadece Galata'dan 70 bin kuruş 'hamr' vergisi topladığını yazar.
Son günlerde hükümetin çıkarmaya çalıştığı bir yasa nedeniyle sıkça duyduğumuz ‘alkol’ kelimesi Arapçada bir şeyin özü, aslı anlamına gelen ‘el kuhl’ kelimesinden Batı dillerine girmiştir. Alkollü içkilerin tarihi insanlığın tarihi ile yaşıttır. Nuh’un gemisindeki insanların şarap içerek hayatta kaldıkları, şarabı da onların dünyaya yaydığı rivayet olunur. Ege havzasında yeşeren tüm eski kültürlerde şarap merkezi yere sahiptir. Budizm’de içki yasaktır. En eski tek tanrılı dinlerden olan Musevilikte sarhoş olmamak koşuluyla içki içilmesine izin vardır. Şarabı ‘İsa'nın kanı’ olarak kutsal sayan Hıristiyanlık içkiyi törenlere katmıştır. Dinler içinde içkiye karşı en katı tutumu İslamiyet takınmıştır. Nahl/67, Bakara/219, Nisa/42, Maide/90-91 numaralı ayetler ile kademeli olarak bu dünyada içkiye (hamr) karşı tavır sertleşirken, Muhammed/15’te cennet tarif edilirken “Orda su ırmakları var bozulup kokmaz, ve süt ırmakları var lezzetleri bozulmaz, ve şarap ırmakları var içenlere safi lezzet ve bal ırmakları var…” denilmesine bakılırsa, şarap öte dünyada mübahtır.


Hamr ve nebiz

Bu ayetlerde geçen ve kelime anlamı ‘örtmek’ olan ‘hamr’ terimi Malikî, Şafî ve Hanbelî tefsircilere göre üzüm, hurma, arpa ve buğdaydan elde edilen sarhoş edici içkilerin adıdır. Hanefilere göre ise ‘hamr’ yalnız, üzüm suyundan yapılan alkollü içkidir. Hurma, arpa, darı, buğday gibi diğer maddelerden yapılan alkollü içkiye ise ‘nebiz’ denir. Dolayısıyla bütün mezheplerde az veya çok alkollü içkileri içenlere, sarhoş olsun veya olmasın ceza uygulanırken, Hanefilerde nebiz faslına giren içkileri (rakı, rom gibi) içene sarhoş olmadıkça ceza uygulanmaz.
Muhtemelen gerek Kuran’da geçen terimle ilgili belirsizlik yüzünden, gerekse içki kültürünün çok köklü olmasından dolayı, bazı Emevi ve Abbasi halifeleri hurma şarabı alemlerinden geri kalmamışlardır. (Bu konuya 24 Nisan 2013 tarihli yazımda değinmiştim.)

Halifesi içen bir toplumda sıradan insanın içkiye uzak durduğunu düşünmek gerçekçi olmaz herhalde. Ancak içkinin ille de uzak durulması gereken bir şey olmadığını düşünen İslam büyükleri de vardır. Örneğin büyük İslam filozofu ve hekimi İbn-i Sina (ö.1037) bakın ne demiş: “Şarap gerçekten ruhun gıdasıdır/Onun rengi ve kokusu gülün rengini ve rayihasını bastırır/Tad bakımından baba öğüdü gibidir; acı fakat yararlıdır/Şarap içmek cahile göre batıl, bilgin yanında haktır/Aklın fetvası ile âlime helal olmuştur/ Şeriat hükümlerinde ahmak olanlar için haram sayılmıştır/Cahili şeytana, bilgeyi tanrıya yöneltir.”

İslamiyet’i 9. yüzyıl gibi oldukça geç bir tarihten itibaren ve uzun bir sürede kabul ettiklerinden ve Şamanizm, Manicilik, Zerdüştlük, Budacılık, Nasturilik gibi dinlerin etkisinde kaldıklarından Türklerin İslam yorumları açık, dışsal (zahiri) anlamlardan ziyade içsel, gizli (batıni) anlamlar üzerine yoğunlaşmıştı. Dolayısıyla İslam’ın içkiye yasak koyan ayet ve hadislerini farklı biçimde anlamaya eğilimli oldular. Nitekim Türkler hakkında önemli bilgiler veren 11. Yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat’it Türk adlı eserinde ‘süçik’, ‘çağır’, ‘bor’, ‘ugut’, ‘agartgu’, ‘begni’, ‘buhsum’ gibi çeşitli şarap türlerinden bahsedilir ancak muhafazakar tarihçiler bunların ‘şerbet’ türü olduğunu iddia ederler.


Padişahlar içer miydi?

Osmanlı Devleti’nde sarayın ve halkın içkiye ilişkin tavrı konusunda da birbirinin tam zıttı görüşler olması şaşırtıcı olmamalı. Yine muhafazakarlara göre Osmanlı toplumu şeriat kurallarına göre yönetilen, en azından yöneticilerinin ‘takva sahibi’ olduğu bir toplumdu. Padişahların içmemesine kanıt olarak yaptırdıkları camileri, mescitleri sayıp döken bu çevrelere göre tersini iddia edenler ya Şii meşreplidir ya yalancıdır!

Konuya daha soğukkanlı yaklaşanlar ise padişahlar arasında içki düşmanları olduğu gibi, arada içenler, ‘sarhoş’ lakabıyla anılanlar ve önce içip sonra tövbe edenler olduğunu söylüyor. Yine bu yazarlara göre, İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde Müslüman olsun, gayrimüslim olsun halkın önemli bir kesimi ramazan dışında, Bizans’tan miras meyhanelerde içkiyle buluşurdu.

Osmanlı döneminde saraydan bağımsız bir tarih yazıcılığı olmadığı için kelleyi koltuğa alıp da içki içen padişahları, devlet ricalini, Müslüman halkı yazanları ciddiye almamak ayıp olur doğrusu! Ama yerimiz az olduğu için, en çok merak edilen padişahlar hakkındaki iddialara göz atmakla yetineceğim.

Kaynakların içki içmediğinde ve içkiye karşı sert tedbirler aldıklarında ittifak ettiği padişahlar Osman (ö. 1324) ve oğlu Orhan (ö. 1361), Kanuni Sultan (I.) Süleyman (ö.1566), III. Murad (ö. 1595), III. Mehmed (ö. 1603), I. Ahmed (ö. 1617), IV. (Avcı) Mehmed (ö.1687) ve Osmanlı modernleşmesini başlatan III. Selim (ö.1807).

Ancak Kanuni döneminde yabancılara içkinin serbest bırakıldığını, dönemin ünlü şairi Fuzuli ile Kanuni, II. Selim ve III. Murad dönemlerinin ünlü şairi Baki’nin içinde ‘şarap’, ‘mey’, ‘meyhane’, ‘bade’, ‘saki’ gibi içki kültürüne dair terimler geçen yüzlerce şiir yazdığını ve el üstünde tutulduğunu (bugün de ‘bunlar tasavvuf felsefesinin metaforlarıdır’ açıklamasının arkasına sığınıldığını) hatırlatalım…

Yine IV. Mehmed döneminin vakanüvisti Silâhdar Fındıklık Mehmed Ağa’nın 1681 yılı olaylarını anlatırken şöyle demesine de mim koyalım: "On bir seneden beri Hamr Emaneti kaldırılmış, meyhaneler yıktırılmıştı. Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, meyhanecilerden dört yüz kese akçe rüşvet almış, meyhane açmalarına göz yummuştu.” Aynı kişi 1687’de şöyle yazmıştı: “Hazine çok sıkıntı içinde idi, içki yasağı kaldırıldı, Hamr Emaneti yeniden kuruldu, meyhanelerde tütün içmeye izin verildi ve ayrıca tütüne vergi konuldu.” (Hamr Emaneti, içkiden alınan vergilerin toplandığı maliye dairesidir.) Nitekim bu tarihten sonra devletin ekonomisi düzelince içki konusunda sert tedbirler alınmış, bozulunca içki yasağı gevşetilmiştir. Çünkü içki, tütün ve kahveden alınan Zecriye Vergisi hazinenin önemli bir gelir kalemidir.


“Dört köşesinde meyhanesi eksik”

İçki içtiği bilinen padişahlara gelince, Şeyhülislam, tarihçi ve müderris Hoca Sâdeddin Efendi’ye (ö.1599) göre kendini s¸araba veren ilk Osmanlı hükümdarı I. Bayezid'dir. I. Bayezid öyle bir içicidir ki, damadı Emir Seyyid, 1396 yılında Bursa’da yaptırdığı camide bir eksiklik görüp görmediğini soran padişaha “Bana öyle geliyor ki, bu caminin dört kös¸esine dört tane meyhane yapmak lâzım; binaya güzellik katar ve pâdis¸âhımızın, sık sık, sofra arkadas¸larıyla birlikte buraya gelmesini sagˆlar,” demiştir.
‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Genel Tablosu’ adlı eserin yazarı Muradcan Tosunyan’ın (ö. 1807) aktardığı bir rivayete göre II. Bayezid (ö. 1512) de içkiye pek meyilliydi. Bütün ziyafetlerinde sarayının ileri gelenlerine içki ikram eder ve onları içmeye tes¸vik ederdi. Ama hükümranlıgˆının sonuna dogˆru s¸arabı terk etmiş ve öylesine tövbekâr bir hayat yas¸amıştı ki, ölümünden sonra ‘velî’ diye anılmaya başlamıştı.

Devlet adamı ve tarihçi Peçevi’ye (ö. 1650) göre ‘Osmanlı ülkesine halifeliği getirmekle’ maruf Yavuz Sultan Selim (ö. 1520), gönül erlerinden güzel sesli olanları ve güzel saz çalanları bir odaya toplar sabahlara kadar işret ederdi. II. Selim (ö.1574) ise muhtemelen içki konusunda çok mutaassıp olan babası Kanuni’ye inat öyle bir içkici olmuştu ki, sarhoş anlamına gelen ‘Mest’ lakabıyla tarihe geçmiştir. İslamcı yazar Kadir Mısıroğlu’na göre içkiye şehzadeliği zamanında dönemin önemli siyasi figürlerinden Josef Nasi tarafından alıştırılan Selim’in ölümünün hamamda içki âlemi sırasında kızları kovalarken mermerde kayarak yaralanması yüzünden olduğunu söyleyen de vardır, ölümünden kısa süre önce aşırı içki yüzünden sağlığı bozulduğu için “ayş ü işret ve saz ü sözden bil külliye el çektiğini” yazan da…


IV. Murad ve Bekri Mustafa

İlk erkek çocuğunun şerefine düzenlediği şenlik sırasında Cibali’nin büyük bir bölümünü yok eden yangından dolayı padişaha kızan halkın, tütünün en çok tüketildiği mekânlar olan kahvehanelerde padişah aleyhine konuşmalara başlamasına kızarak sadece kahve, tütün ve diğer keyif verici maddelerle birlikte içkiye karşı en sert tedbirleri alan IV. Murat (ö.1640), Halil İnalcık’a göre sıkı bir içiciydi. Muhafazakâr tarihçilere göre ise mustarip olduğu gut hastalığının verdiği acıyı hafifletmek için içmek zorunda kaldığı afyon yüzünden sendelediği için, içki içtiği sanılırdı! Ancak, ‘Ayyaşların Piri’ diye anılan Bekri Mustafa’nın onun döneminde yaşadığının sanıldığını hatırlatalım. Daha ilginci, içki içenler darağaçlarında sallandırılırken dönemin Şeyhülislamı Zekeriyazade Yahya Efendi, bir şiirinde bakın ne diyordu: "Mescitte riya pişeler etsin ko riyayı/ Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai..." (Mescitte ikiyüzlüleri bırak ikiyüzlülük etsinler /Sen meyhaneye gel, ne ikiyüzlülük var ne ikiyüzlü.)

IV. Murad ve IV. Mehmed gibi yasakçı padişahlar döneminde yaşayan ve tam 50 yıl boyunca Osmanlı ülkesini karış karış gezen ünlü seyyah Evliya Çelebi’nin şu satırları ise başkentteki içki kültürüne dair önemli ipuçları verir: "İstanbul'un dört çevresinde meyhaneler çoktur ama çokluk üzre Samatya kapısında, Kumkapı'da, Yeni Balıkpazarı'nda, Unkapanı'nda, Cibali kapısında, Fener kapısında, Balat kapısında ve Hasköy'de bulunur. Karadeniz Boğazı'na varınca her iskelede meyhane bulunur ama Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere ve Anadolu tarafında Kuzguncuk, Çengelköy, Üsküdar ve Kadıköy'de tabaka tabaka meyhaneler vardır." Çelebi’ye göre o yıllarda şehirde 2.623 meyhane vardır ve buralarda 11.639 kişi çalışmaktadır. Çelebi, ‘içkinin katresinin haram’ olmasına rağmen devletin sadece Galata’dan 70 bin kuruş ‘hamr’ vergisi topladığını da yazar.

İçkiyi seven padişahlar arasında elbette Lale Devri’nin padişahı III. Ahmet (ö.1730) vardır ama Necdet Sakaoğlu’na göre hem dindarlığı hem de 456 kişilik haremi ile tanınan selefi I. Mahmud da halvet âlemlerinden ve içkiden uzak değildir. (Hatırlayalım, modernleşmeci III. Selim ülkedeki bütün meyhaneleri kapatacak, içki içenleri idam ettirecek kadar katı bir içki düşmanıydı.)


Modernleşmeci padişahlar
Osmanlı modernleşmesinin bir başka önemli ismi II. Mahmut (ö. 1839) ise Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya karşı savaş hazırlıkları sırasında hastalanınca hekimi Abdülhak Molla’nın tavsiyesi ile içkiyi bırakıp süt içmeyi denemiş, bunu başaramayınca şarap ve absent içerek hastalanmış, sonra da ölmüştür.

Necdet Sakaoğlu’na göre Batıcı padişahlardan Abdülmecid (ö. 1861) içki bağımlısıdır; bazı geceler körkütük sarhoş durumda mabeyinciler tarafından arabasına konulup saraya götürülmüştür. Abdülaziz (ö. 1869) dönemi, ‘mecmua-ı zürefa’ denilen kibar zevatın gittiği ‘selatin meyhaneleri’ ile meşhurdur. II. Abdülhamid'e (ö. 1918) göre, ağabeyi V. Murad'ı (ö. 1876) içkiye alıştıran, geceleri sık sık buluştuğu şair Namık Kemal'dir.

Bu faslı, Ahmet Rıza Bey’in içki içmediği söylenen V. Mehmed Reşat’la (ö.1918) ilgili bir anısı ile kapatalım: "Sırp Kralı geldiğinde, Yıldız'da verdiği ziyafette Ayan Reisi yoktu. Ben, Padişah'ın sağına oturdum. Kadehlere şarap dolduruluyordu. Saygı olarak ben içmiyordum. Padişah yavaşça, ‘Yuvarlayıver’ dedi; ben de sağlığına içtim…"


II. Abdülhamit içer miydi?

Gelelim bazıları tarafından ‘Kızıl Sultan’ diye yerin dibine batırılan, bazılarınca ‘Ulu Hakan’ diye göklere çıkarılan 33. Osmanlı padişahı ‘Halife’ unvanlı II. Abdülhamit’in (1876-1909) içkiye karşı tutumuna.
Abdülhamit’in sadrazamlarından Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa’nın oğlu Celâleddin Velora Paşa “Az yer, içki içmez, kumar oynamaz, ibadetinde kusur göstermezdi” derken, Dahiliye Nazırı Reşit Mümtaz Paşa’nın oğlu Semih Mümtaz Bey de “Şehzadeliğinde bilhassa açıklıklarda yemek yemeyi tercih eder, bu gibi âlemlerin içkisiz eğlencelerine iltifat eylerdi,” diyerek ona destek çıkmıştı.
Buna karşılık, Abdülhamit’in şehzadeliğinde özellikle ağabeyi V. Murat’ın düzenlediği ‘âb âlemleri’ne katıldığı ve içki içtiği, içkiyle arasına mesafe koymasının, yakalandığı şiddetli zatürreeden sonra kendisini tedavi eden dönemin tanınmış doktorlarından Mavroyani Bey’in kendisini vereme yakalanabileceği korkutmasıyla olduğunu söyleyenler de var. Yine de, II. Abdülhamit’in soğuk algınlığı geçirdiği zamanlar, bu hastalığa iyi geldiğine inandığı konyak ve romu ilaç niyetine içtiği rivayet olunur. Bunda da bir gariplik yoktur, çünkü Hanefi mezhebine göre bu içkiler ‘nebiz’ faslına girmektedir.


Açıkhava meyhanesi

Ancak şu bilgiler konusunda pek şüphe yok: II. Abdülhamit cami ve mezarlıklara 100 arşından (yaklaşık 67 metre) daha yakın mesafeye meyhane açılmasına izin verilmemesi gibi, sade Müslüman vatandaşlarını tatmin etmekten başka bir önlem alma gereğini duymamıştır. Hatta, Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminin unutulmuş gazetecilerinden Ahmet Cemaleddin Saraçoğlu’na göre, Abdülhamit dönemi, “etliye sütlüye karışmayan vatandaşlar için kocaman bir meyhane” idi. Kâğıthane ve Göksu’da yapılan incesazlı ‘ab âlemleri’ne, mehtap sefalarına ve fasıllara, rakılar, şaraplar, biralar, konyaklar eşlik ederdi. İçkiden uzak muhafazakâr devlet adamlarından eğlence düşkünü mirasyedilere uzanan geniş yelpazede pek çok meraklısı olan bu eğlenceleri izlemek için bazen padişahlar, sultan efendiler ya da şehzadeler de buralara gelirlerdi.


Fertek ve Mürefte rakıları

Daha ilginci, II. Abdülhamit döneminde alkollü içki üretimi devletin resmi faaliyetlerinden biri olmuştu. Bu konudaki ilk ürün 1880’lerin başında, o yıllarda Konya’ya bağlı olan Niğde’nin Fertek kasabasında üretilen Fertek Rakısı idi.

Daha sonra Abdülhamit’in tam 32 yıl boyunca başmabeyincisi olan ve arada maliye nazırlığı da yapan Sarıca Ragıp Mehmet Paşa tarafından Tekirdağ yolu üzerindeki Umurca Çiftliği’nde Osmanlı’nın ilk rakı fabrikasını kurdu. Umurca Rakısı halk arasında öylesine tutulmuştu ki, 1878’de devlet borçlarının ödenmesi için altı değişik verginin birleştirilmesinden oluştuğu için Rüsum-u Sitte (Altı Vergi) diye anılan verginin en önemli kalemini, bu rakıdan alınan vergi oluşturmuştu. Abdülhamit döneminin diğer ünlü rakıları Erdek Düzü ve Deniz Kızı (Bozcaada, Tenedos) rakılarıydı.

İsviçreli Bomonti Kardeşlerin 1885’te Şişli’de bira imalathanesi kurması, 1890’da bu imalathanenin ürettiği “halis Osmanlı birası”nın satışa sunulması, bu tesislerin 1902-1905’te modernize edilerek Bomonti Bira Fabrikası adıyla faaliyete geçmesi de Abdülhamit zamanında olmuştu.


Abdülhamit döneminde içkinin sadece meyhanelerde, birahanelerde, gazinolarda tüketildiğini düşünüyorsanız yanılırsınız. Çünkü Ayşe Fahriye Hanım’ın ilk baskısı 1883’te yapılan ve çok tutulan Ev Kadını adlı yemek kitabının 34. Bölümü “rakı içmemeyi nasihat ederek” başlıyor ama ardından “amma ille de içecekseniz Avrupa’dan ithal kötü ispirtolarla yapılan ve sağlığa çok zararlı olan rakıları içeceğinize, benim tarifim üzere evinizde rakı üretin onu için” diye devam ediyordu. Ardından basit bir imbik yapımı, iki tip rakı yapımı (mastika ve düz rakı) ayrıntılarıyla anlatılıyor ve bu düzenekle şıra ve şarap üretimi yapılabileceği de hatırlatılıyordu. Kısacası II. Abdülhamit dönemini, rakının ve biranın altın çağıydı.

Özetin özeti: Bana göre şer’i kurallarla örfi kuralların başarılı bir sentezi ile yönetilen Osmanlı İmparatorluğu’nun, toplumsal kültüründe içkinin, içkili mekânların önemli bir yeri vardı. Muhafazakâr çevrelerce, tepeden inme biçimde topluma empoze edildiği için haklı biçimde eleştirilen Cumhuriyet modernliğinin mütemmim cüzü olarak ‘adeta dayatıldığı’ iddia edilen içki kültürü de bu eski kültürün devamıydı. Ancak dayatıldığı iddiası doğru bile olsa, Kemalist rejimin başarılı olamadığı Türkiye’nin kişi başına içki tüketiminde 194 ülke arasında 147. Sırada olmasından anlaşılıyor. Yani iktidarın telaşı yersiz. Eğer bazılarının iddia ettiği gibi AKP iktidarı bu ve benzeri yasalarla, gizli ya da açık baskılarla, ‘halk sağlığı’ gibi itiraz edilemez bir gerekçenin ardına saklanarak, ‘dindar nesil yaratma’ stratejisinde yeni bir merhaleye geçiyorsa, korkarım yakında bu tür yazıların yazılması bile ‘halk sağlığı’ bahanesiyle engellenebilir....

Özet Kaynakça: Halil İnalcık Has-bağçede 'ayş u tarab:nedîmler, şâirler, mutribler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2011; M. de D’Ohsson [Muradcan Tosunyan], 18. Yüzyıl Türkiyesinde Örf ve Adetler, Çeviren: Zehran Yüksel, Tercüman 1001 Temel Eser 3, tarihsiz; Reşat Ekrem Koçu, “Osmanlı Tarihinde Yasaklar,” Tarih Dünyası Dergisi, Özel Sayı, 1950; Ahmet Cemaleddin Saraçoğlu, Eski İstanbul'dan Hatıralar, Kitabevi Yayınları, 2005; Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları-36 Osmanlı Padişahı, Oğlak Yayıncılık, 2012, Rakı Ansiklopedisi, Yayın Yönetmeni: Erdir Zat, Overteam Yayınları, 2010, Vefa Zat, “Meyhaneler” maddesi, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 5, s. 434-438, Kültür Bakanlığı ile Tarih Vakfı’nın ortak yayını, 1994, Reşat Ekrem Koçu, Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri, Tan Basımevi, 1947.

30 Aralık 2017 Cumartesi

Yeni yıl eski yılın zulümleriye geliyorsa eksik kalsın gelmesin umut değilse..

Kış günün zor koşullarını yaşamaya başladık.Derler ki "Kış olmadan yaz olmaz" ve diyen beni hiç ilgilendirmiyor arkadaş!.
Ben, Kar yağmasını sevmem,soğuk havaları sevmem.
Yüreğim üşür karlı,soğuk havalarda ellerim değil,
Sobası olmayan evler,yırtık ayakkabilar,bir tek kazakla soğuya direnen çocuklar.
Belki fantezinizdir kar topu oynamak,kestane pişirmek..Ha..bir de yeni yılın arifesindeyiz yeni yıla mutlu girmek isteriz..
Yüreğim üşür arkadaş!...Umutsuz fakirlikten..
Fakirin yeni yılı olmaz arkadaş,eski yılın yılgınlığını,ezilmişliğini, umutsuzluğunu bir sonra ki yıla taşır ve bir tek bilmediği tanrıya sığınır...
"Beni sınaman bitmedi mi diye?"
Ben kışı da-puştu da sevmem arkadaş,hele ki umutların yok olduğu bu coğrafya da yeni yılı da sevmem...
Ekmek ve ,Suyun bile kirletildiği coğrafya da "Barış" yoksa,umut yoksa,ekmek,su yoksa...
Odun,kömür yoksa,bacası tütmeyen evler varsa,çocuklar aç karnına yatıyorlarsa arkadaş...
Ben Kar topunu da sevmem,tat alamam kestanelerden,
Yeni yıl eski yılın zulümleriye geliyorsa eksik kalsın gelmesin umut değilse..
Yüreğim üşüyor...
ozan'ca

İdeoloji nedir bilirmisiniz dostlar?..

İdeoloji nedir bilirmisiniz dostlar?..
Hiç bir çocuğun aç karnına yatağa girmemesidir,
Hiç bir ananın yokluğa ve evladının ölmesine ağlamamasıdır,
Hiç bir babanın fakirliikten,açlıktan boynunun bükülmemesidir,
Her çalışanın emeğinin karşılığını almasıdır,
İnsanların ötekileştirilmeden Eşitlenmesidir,
Ülkenin yarınsız,"BARIŞ" içinde yaşamasıdır...
ozan'ca

20 Aralık 2017 Çarşamba

Ev Yapımı Kahlua Likör Tarifi


Ev Yapımı Kahlua Likör Tarifi
Malzemeler
500 ml 40 derece seyreltilmiş alkol ya da rom
1 ml gliserin
2 kahve fincanı espresso çekilmiş kahve
2 su bardağı esmer toz şeker
2,5 su bardağı su
1 çubuk vanilya ya da 1 tatlı kaşığı vanilya ekstraktı
Hazırlanışı:
Alkolünüze gliserini ekleyip çalkaladıktan sonra bir kenara bırakın.
Bir kaynatma tenceresine şekeri ve suyu ekleyip kaynatın kaynamaya başladıktan sonra bir miktar suyunu çekip kıvamlanması için işlemi sürdürün. Çok fazla ağdalı omasına gerek yok. Biraz koyuluk kazanması yeter. Yaklaşık yarım bardak su kaybetmeli.
Hazırlanan şurubu soğutup bir tel süzgeçten geçirdikten sonra çubuk vanilya kullanıyorsanız keskin bir bıçakla diklemesine kılıfını yararak tohumlarına sıvının ulaşmasını sağlayacak imkan yaratın. Vanilya eksraktı kullanıyorsanız bir tatlı kaşığı sıvı vanilya ekstaktını ve kahveyi şuruba katın. Üzerine gliserinlenmiş alkolünüzü döktükten sonra iyice karıştırıp şişeleyerek dinlenmeye alın.