İNSAN DÜŞÜNEN VARLIKTIR.

28 Şubat 2010 Pazar

Boşver be yaşı başı!


Boşver be yaşı başı!

gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?..
şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?
koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?..
büyü büyü...
bak ellerin ayakların kocaman.
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver?

takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.
o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü,
öl gitsin...
parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin...
Boş ver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?.
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra bayıra vur da git.
Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna...
yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa...

yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş.
sen mi biteceksin?
çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

Can Yücel

18 Şubat 2010 Perşembe

İNSANLIK HALLERİ...

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,


Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tır...manır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85′indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…

Jorge Luis BORGES

" İnsan Dünya gibidir; içinde yüzlerce fırtına kopar,ama çoğunu sadece kendi bilir... "


"Menfaat sandalyeye benzer; başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan seni yükseltir..."
KUTADGU BİLİG



.
" İnsan Dünya gibidir; içinde yüzlerce fırtına kopar,ama çoğunu sadece kendi bilir... "





7 Kasım 2009 Cumartesi

KEŞKE dedim keşkeleri geri getiremedim KEŞKEE dememek adına.



(Gracias a La vida )
" Hayat Sana Teşekkürler'' demek istiyorsanız..Ve İlerde birgün KEŞKE demek istemiyorsan , 3 şeyi doğru seç!!

*Eşini Doğru Seç.. Doğru eş her zaman uzun zaman filört ettiğin kişi değildir.. önemli olan kısa zamanda da olsa fikirlerin uyuştuğu, yaşam tarzının benzediği, espri anlayışının yakın old
...ugu, zor zamanlarında hep yanında olacagını bildiğin, Dertlerini sevinçlerini paylaşabileceğin, Fikirlerine, oalylara bakış açısına güvendiğin, senin fikirlerine saygı duyan, konuşmaktan sıkılmayacağın, Hayata küstüğün zaman seni kabugundan cıkarıp eğlendirebilen, Gözlerine baktıgında ne söylemek istediğini anlayabildiğin, Aynı zamanda iyi bir arkadaş, Fiziksel görünüşünün dışında da seni sen olduğun için sevebilecek ve bunu kaldırabilcek birini eş olarak seçmelisin !!! Dünya da böyle biri var mı ? Diye sorabilrsiniz şimdi ... Emin ol var !! Tabiki sayıları fazla değil... Hatta hayatta insanın karşısına bir ya da iki kere çıkar... belkide hiç çıkmaz..önemli olan o nu farkedebilmek... Eğer bu satırları okudugunda Aklından bu özellikleri barındıran bir isim geçirmişsin çok şanslısın.. Ne olursa olsun onunla birlikte olmak için elinden geleni yap... Çünkü bi daha onun gibi birini bulma şansına çok az emin ol... Bütün aptal aşıklar gibi ilk harekeeti ondan beklersen çok geç kalırsın.. Eğer bu satırlar sana öyle birini çağrıştırmıyorsa ya da şu an evliysen yapacak birşey yok.. Ama henüz bekarsan onu aramaya hemen başla ..! onu farkedebilmek için sadece etrafına bakman yeterli olacaktır ... Çünkü oda SANA bakıyor olacaktır...

*İşini Doğru Seç... Doğru iş rahat iş değildir..Çok kazandıran iş de değildir.. Kariyerde değildir.. Klimalı büro ortamıda değildir.. Doğru iş olmakan zevk aldığın yerdir..Sabahleyin kalktıgında gitmekte üşenmediğin, bıkmadıgın yerdir..Tabi yanında rahatlık, para, kariyer varsa ne ala....

*Arkadaşını doğru seç... Çok sayıda arkadaşının olması "iyi arkadaşın" oldugunun ispatı değildir.. Güzel günlerdeki arkadaşlıklar geçicidir... Mutluluklarının yanında, Acını da paylaşabilceğin, Fikirlerine ihtiyac duyabilceğin, Her zaman yanında olmasını isteyeceğin, Senin madden değil manen zengin eden, Bir tek arkadaş sana çok şeyler katacatır.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Benim Allahım



KUM SAATİ

Ahmet Altan

Marcel Proust’un çok yıllar önce keşfedip yazdığı gibi geçmişin anıları, kokular âleminin muhafızlığında saklanır ve her koku bir kapı açar o unutulmuş sandığınız zamanlara.

Üstüne çörek otu serpilmiş pişkin pide kokusu, birçokları gibi beni de alır bir fırının kapısına götürüp bırakır.

Vakit nedense sonbaharın son günleridir.

Hava serincedir ve akşam inmeye hazırlanır.

Kendine bir iş yaratmak isteyen yaşlı amcalarla çocukların biriktiği uzun kuyruktakiler, minare ışıkları yanmadan önce pideleri alıp iftara yetiştirebilmek için telaşlarını saklayan bir sabırla beklerler.

Sünnet hediyesi bir saati bileklerine takabilmiş olan çocuklar sık sık saatlerine bakarak iftar vaktini hesap etmeye uğraşırlar.

Ben o çocukların arasında beklerim.

Ayaklarım üşür hafiften, açlığımla gurur duyarım.

Diğer çocuklar gibi benim de yüzümde başka zamanlarda pek rastlanmayan bir ciddiyet vardır, önemli bir iş yapmakta olduğumu bilirim.

Ramazan’ı belki de en çok bundan severim.

İftar sofrasına oturulduğunda kimse çocuk muamelesi yapmaz sana, oruç tutmaya başlaman büyüdüğünün işaretidir ve büyükler şefkatli bir saygıyla davranırlar büyümeye başlayan çocuklara.

Fırına girdiğinde, pişkin hamur kokulu sıcacık bir buhar çarpar yüzüne.

Fırıncı, uzun saplı küreğini ateş renkli fırın kapağından içeri sokar ve olağanüstü bir ustalıkla içerdeki pideleri seri hareketlerle küreğinin üstüne dizip hızla çeker.

Çıraklar, müşterilerin elleri yanmasın diye kâğıtların üstüne koyup verir pideleri.

Ama ellerin gene de yanar.

Konuşmalar kısa kısadır, kaç tane istediğini söylersin sadece.

Elinde hazırladığın parayı verirsin, aceleyle alırlar.

Kutsal bir ortaklık, herkesi iftara zamanında yetiştirebilmek için müthiş bir yardımlaşma vardır.

Kimse kimsenin sırasını kapmaya çalışmaz.

Ezana birkaç dakika kala pideleri alıp hızla koşmaya başlarsın, bir iki kez tökezleyip düşecek gibi olursun ama zaferle girersin eve.

Sofra hazırdır.

Herkes sofranın başındadır.

Topun patlamasını sofrada beklemek sevaptır çünkü.

Teyzen hemen pideleri parçalayıp bir kayık tabağa dizer.

Sen de sofraya oturursun.

Top patlar.

Hayır, acele etme, açsın ama gene de aç değilmişsin gibi uzanmalısın o ilk zeytin tanesine.

Büyük bir adam gibi.

Sen artık büyüdün, sen oruç tutuyorsun, sen bu sofrada saygı görüyorsun.

Ve, Allah seni seyrediyor.

Her davranışını görüyor, onun için oruç tuttuğunu biliyor, telaş ederek onu utandırmamalısın, sabrı öğrenmelisin.

İlk zeytinin damağına yayılan kekremsi tadı, sonra bir bardak su.

Sonra çorba.

Çorbadan sonra ilk mırıltılı konuşmalar.

Gerçek, saf, içe işleyen bir mutluluk, bir sevinç, büyük bir koruyucun olduğuna inanan o mutlak güven ve huzur.

Sen iftarını açarken Allah sana gülümser, memnun olur, sen iyi bir çocuksun seni sever, sen onu seversin.

Benim Allahım öyleydi, severdi beni, onu kızdırdığımda bile severdi, ben de onu severdim, korkmazdım hiç ya da diyelim babamdan korktuğum kadar korkardım, daha fazla değil.

Ne garip beni Allahın olmadığına dindarlar inandırdı, öyle bir Allah anlattılar ki benim Allahıma hiç benzemiyordu, öfkeli, kızgın, gazaplıydı anlattıkları, cezalandırıyordu.

“Bu benimki değil” dedim, dinimiz birdi ama Allahımız farklıydı artık.

Yollarımız ayrıldı.

Ben çocukken teraviye korktuğumdan gitmiyordum ki, oraya sevindiğimden gidiyordum, Allah gülümsesin diye gidiyordum, memnun olsun diye gidiyordum ve o memnun olduğunda ben çok seviniyordum.

İyiydi bizim aramız.

Konuşurduk bile.

O bana pek cevap vermezdi, daha ziyade ben söylerdim o dinlerdi, isteklerimi samimice anlatırdım, “şu sınıfı geçmeme bir yardım etsene” derdim, sesini duymazdım ama gülümseyip “böyle haylazlık edersen benden yardım bekleme” dediğini sezerdim, hiç gücenmezdim, gülümserdim, “çalıştıktan sonra ben de geçerim ne olacak” demezdim ama aklımdan bunun geçtiğini onun bildiğini bilirdim.

Küstü mü acaba diye endişelenirdim.

Kızması değil ama küsmesi kötü olurdu, bak küsmesinden korkardım.

Onu küstürecek bir şey yapmadım.

Büyüdüm, günah işledim ama onu küstürecek günahlar değildi bunlar, bilerek kimseye kötülük etmedim, kimsenin hakkını yemedim.

Benim günahlarıma sizin Allahınız çok kızabilir, benimki kızmaz işte, belki bana şöyle bir parmağını sallar ama o kadar.

İyidir o, çok iyidir.

Onun için belki ben, fırın kapısında pide bekleyen çocuğu böylesine şefkatle ve sevinçle hatırlarım.

Onun için belki ben, işler çok sıkıştığında şöyle gökyüzüne doğru bir bakarım.