İNSAN DÜŞÜNEN VARLIKTIR.

15 Eylül 2021 Çarşamba

Deli kadın ile tribüne oynayan kadın arasında keskin bir fark vardır.

Deli kadın ile tribüne oynayan kadın arasında keskin bir fark vardır.



Deli kadın kendi olandır ve özgündür, ne sonradan yaptırdığı porselen dişleriyle sahte gülüşünü, ne kredi kartıyla 12 taksit alıp zor ödediği güneş gözlüğüyle ergen kız gibi selfie (Özçekim) vermez, ne yediğini, içtiğini, nereye gittiğini, kimle oturduğunu paylaşmaz, görgüsüzlük sayar.
Deli kadın, trip yapmaz, naz çekmez, naz yapmaz, yapanlara da gerekirse jelatini açılmamış küfrü eder, masayı yıkar gider.
Severse sonuna kadar, sevmezse o anda herşeyi yakar geçer..
Parayla, pulla, gösterişle işi olmaz önemlisi güvendir,
Güvendiği ile içer, güvenmediğine bırak içmeyi selam vermez.
Öyle marka seviciliği asla olmaz, pazartesi pazarından alıp etiketini değiştirmez, nereden aldın diyene pazar aldım diyebilecek kadar özgüveni vardır, ayrıca hatta aklından geçmez ne giysem diye düşünmez ne yakışıyorsa kendi hoşuna giderse onu giyer, kimsenin hoşuna gitsem diye giyinmez.. O nedenle yakışan herşey markasıdır deli kadınların...
Araban var mı diye sormaz, neyle gidelim der,
Paran var mı diye sormaz, ben de bu kadar var der,
Seviyor musun diye sormaz, seviyorum der sevgisini bildiği için,
Aç mısın diye sormaz, senin için de simit aldım der
İstiyorum demez, yapalım mı der,
Bir de cinselliğini meta olarak, amaç olarak,, çıkar olarak kullandırmaz.. Eşitlikçidir..
Deli kadın aklıyla, vicdanıyla, zarafeti ve görgüsüyle hareket eder , içinde öldürmediği çocukla temiz kalmayı, önemlisi insan olabilmeyi anlatır.
Özetle;
Erkek gözüyle deli kadını anlattım..
Zaten diğeri tribün maymunlarını yazmaya gerek yok, o kadar çok ki!..
Ozanca

16 Kasım 2020 Pazartesi

BANDIRMA VE ÇEVRESİ



Ey geçmiş .
silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın.
Ey şimdi
geçmişle süslenirsin sen de.
Ey zaman aralıkları, zaman aralıkları ,
bilmem ki ne isterdiniz bir gidiş-dönüş biletine...
- Edip Cansever
Akilas Milas - " Propontida "
Akilas Milas'ın "Propontida" adlı eserinden Bandırma, Kapıdağı ve Marmara takım adaları ile ilgili yazı , yazar Yorgo Kalfopoulos tarafından Türkçe'ye çevrildi.
Çanakkale, Erdek ve Bandırma'yı bağlayan bu kavşakta Edincik göründü. Önemli Osmanlı kalıntıları ve Greko-Romen eserleriyle dolu bir köy. Bu bölgede bulunan bağlarda "Edincikkarası" denen kara üzüm yetiştirilir. Buraya Osmanlılar'dan yerleştirilen Pomak köylüler sıksık sikke bulurlar. Son dönemde de M.Ö. 4.yy'a ait üç mezarı açığa çıkardılar. Eski Çağ'da tüm bölge Kyzikos egemenliği altındaydı, ancak M.Ö. 74' te Romalılar bölgeyi Bithynia Krallığı'na bağladılar.
Bandırma , bugün 77500 nüfuslu bir şehirdir. Demir yolunun başlangıcı ile önemli bir liman olup tüm bölgenin ticareti buranın üzerinden gerçekleşir. Bu özelliğine Arktonisos' u (Kapıdağı Yarımadası) karşıdaki Asya kıyılarına bağlayan berzahın da katkısı vardır.
Kyzikos yakınlarında, doğuda yer alan Greko-Romenler'in Bandırma'sı tarihi bakımdan fazla önemli sayılamaz, çünkü onlara ait çok az tarihi kalıntı bulundu. Burada yaşamış eski Rumlar'ın anlattığına göre buradaki kumsallı koya yerleşen çobanlar, buraya Panosormos(Pan'ın koyu) demişler. Hellence'de Panos "Pan'ın", "ormos" ise "koy" anlamındadır. Bu sözcüklerin zamanla evrilmesiyle "Panormos" adı ortaya çıkmış. Burada Papaz Nikiphoros' un 1470' te kurmuş olduğu küçük Agia Triada manastırından çok az kalıntı kalmıştır. Maalesef , çok önemli bir sanat eseri olan başsız bir heykeli papaz bir lira karşılığnda bir Alman veya İngiliz turiste sattı.
Küçük ve önemsiz bir köy olan burası Osmanlı devrinde Bursa Paşası'nın atadığı bir Ağa , bir Kadı ve bir Müftü tarafından idare ediliyordu. 1875 yangınında tamamen harab olan yerleşmenin nüfusu 5.000 kişiyi geçmiyordu. “Rumların ekserisi esnaflık , denizcilik ve bağcılıkla uğraşıyordu. Halbuki Türkler emlak sahibi , Bey ve Ağa olarak vakitlerini kahvehanelerde geçiriyordu. Köyün meclisine bir Ermeni ve bir Rum çorbacı da seçiliyordu. Evlerin ekserisi tek, çift veya üç katlı olup tahtadan yapılıydı ve yangınlardan büyük zarara uğruyordu. Taştan yapılı bodrumlar depo olarak kullanılırdı. Kuyuları olmayan yerlerde ise büyük sarnıçlarda su toplanırdı.
Büyük yangından sonra şehir yeni baştan kurulunca , önemli coğrafi yeri sayesinde hızla ilerledi ve otuz sene içinde nüfusu 30 bine vardı. Ayrı bir mahallede yaşayan ve nüfusun üçte birini teşkil eden Rumlar ticaretle uğraşırdı. İleri görüşlü ve çok çalışkan olan Bandırmalı Rumlar'ın 3 kilisesi vardı; Theotokos , Agios Dimitrios ve Agios Georgios kiliseleri... Aynı zamanda ilkokullarında 200 öğrenci ve 80 yuva çocuğu eğitim görmekteydi. Rumların bu bereketine Avrupa'nın büyük limanları ve İstanbul'la yaptıkları ticaretin büyük rolü oldu. Bir yılda 100 den fazla gemiye deri buğday, yulaf , çavdar , bakla, arpa, keten tohumu, meşe palamudu ve Sultançayır madeninden boraks yükleniyordu.
Eskiden köprüyle Anadolu kıyısına bağlanan Arktonisos (Kapıdağı) Bandırma'nın karşısında yer alır. Daha sonra kumla dolmuş bir dar geçitten karşıya(Kapıdağı'na) geçilebilir. Kyzikos( Kapıdağı yarımadası kastediliyor) yarımadasının en önemli şehri Artake (Erdek), Kyzikos kalıntılarından 10 kilometre mesafede kurulmuştu. Karşısında küçük Kira Panagia(Zeytinliada) adası Artaki'yi batı rüzgarlardan koruyordu ve aynı zamanda gemiciler için bir barınaktı. Iason' ın arkadaşları (Argonautlar) efsaneye göre, bu yerde barınarak Argo gemisinin, denizden yıpranmış eski demirini değiştirmişler. Stephanos Byzantios , yanında bir pınar bulunan Aphrodit tapınağını Miletliler'in bu kolonisindeki kıymetli bir eser olarak anlatıyor.
Fırtınalı günlerde , Kapıdağı yarımadasını ana karaya bağlayan köprü deniz dalgaları ile kaplanınca , Kyzikos Metropolitliği'inin merkezi olan Artake'ye geçilmez olurdu. Zeybek kökenli Türk bekçiler bu köprüyü geçenlerden para alırdı. Büyük sarıkları ve kısa donları ile silahlı olarak bekçilik yaparlardı. Derven ağa ise bir halı üzerinde otururdu.
Bizans devrinde Artaki(Erdek) şehrinin THEOTOKOS isimli kilisesi namlıydı. Bu kilise belki de adacık KERA nın üzerinde bulunuyordu. İçinde meşhur Panayia (Meryem Ana) ikonası vardı , Kantakuzinos un anlattıklarından Andronikos Paleologos Bey 1328 yılında burasını ziyaret etmişti.
Erdek'in görkemli metropolitik kilisesi LEVENTİSTRA mevkiinde bulunuyordu. Rivayete göre, bu kilisede 610 yılında Kyzikos metropoliti, Stephanos Herakleios'a tacını giydirmiş ve bu taç kilisede kalmıştı. Olay Herakleios'un tiran (zulüm yapan) Phokas 'ı tahtından devirmek için Libya'dan İstanbul'a giderken , Abydos'ta metropolitle karşılaşmasından meydana geldi. Burada yaşayan 8500 Hellen'nin denizcilerin koruyucusu sayılan Ayios Nikolaos kilisesinden başka bir de Ayioi Theodori kilisesi vardı. İlkokulda 350 öğrenci, kızlar okulunda 75 kız öğrenci ve yetimhanede 150 çocuk vardı. Buradaki halk balıkçılık ve tarımdan başka ticaretle de uğraşıyordu. Erdeklilerin 60 yelkenli gemisinden yalnız bir tanesi bir Türk'e aitti. Bunun da mürettebatı Hellen idi.
Merkezden biraz uzaklaşırken, 20 dakika yayan olarak , Ayios Andreas kiliseciği bulunuyordu. Bir başka küçük kilise de, Apostol mesiresi'nde büyük çınarlarla kaplı pınarın ötesinde bulunuyordu.
Erdek'in kuzeyinde ilk karşılaşdığımız köy, Aloni(Paşalimanı) adasının Huhlia mevkisinin tam karşısında bulunan Gonia(Ocaklar) köyüdür. Buradaki, denizcilerin korkusu olan boğaz, daimi bulutlu olan Klapsi dağının tepesinden gelen rüzgarlardan korunamıyordu. Denizcilerin Gonia köyünü Roda’ dan (600 nüfuslu bir Rum balıkçı köyü) ayıran Küçük ve Büyük Karidi burunlarından heyecanla geçmelerinden dolayı “heyecan” anlamına gelen “agonia” kelimesinden türemiş “Gonia” ismini almıştır 1500 nüfüslu bu köy.
Roda köyünde, Ayios Dimitrios kilisesi ve Ayios Nikolaos kiliseciği bulunuyordu.Kuzeyde,bir saatlık mesafede, 1200 nüfuslu, iki kiliseli Haraki isimli şarapçı köyü bulunuyordu. Kuzeydoğudaki tepede, mezarlığa bitişik bir ortaçağ kulesi ve biraz daha ileride , Faflimi mevkiinde, Ayios Yeorgios ve Ayioi Apostoli kilisecikleri vardı. Tam karşılarında, deniz ortasında Likos (kurt) ve Provatina (dişi koyun) adlı iki resif (deniz kayası) ve daha ileride ıssız adacık Khalkos (bakır) vardı. Köyün içinde, içi duvar ikonalarıyla dolu yeraltında yapılmış ilk hıristyanlık yıllarından kalma Panayia kilisesi vardı.
Yukarı ve aşağı Drakunta mahallelerine yaklaşmak için iki saatten fazla yol yürümek lazımdı. Çünkü, günümüzde olduğu gibi, tehlikeli ve sapa yerdeydiler. Buradaki halk, dar fakat çok verimli bu toprak parçasında, karpuz, kavun ve soğan yetiştirip bunları çektirmelerle taşıyıp İstanbul pazarlarında satardı. Çevrede, Ayios Yeorgios ve Panayia Dekapentistria kiliselerinden başka, Ay Dimitri, Ayia Paraskevi, Ayioi Theodori, Ay Yanni, ve Ayia Triada kilisecikleri vardı. Bugün kalıntıları bile kalmamış. Drakunta ile Vathi arasındaki dar ve zor geçilen patika yüzünden buradaki halk deniz yolunu tercih ederdi. Zaten Vathi’ dekilerin de önemli miktarda küçük yelkenli gemileri vardı ve bunlarla, yetiştirdikleri soğanları, kocaman kabakları, üzüm ve zeytin gibi mamülleri hatta odun ve odun kömürü taşıyıp Haliç’in Pazar iskelelerine teslim ediyordu. Köyde, nüfus mübadelesinden önce, 750 Rum yaşıyordu. Oradaki tepede Ayios Nikolaos ve Panayia Sklithru kilisecikleri vardı.
Tepenin doğusundan ilerleyerek, yarım saatlık yürüyüşten sonra Atsipolo vadisine varırız. Orada Ayia Triada manastırının kalıntıları var. Üç saatlık yoldan sonra da 600 nüfuslu Katakopos köyüne varılır ki nüfusun tümü Rum denizcilerden oluşur. Bu köyün halkı büyük kayıklarıyla Ege’den Karadeniz’in ucuna kadar seyahat ederlerdi. Köydeki Kimisi tis Theotoku kilisesinin ön cephesinde kabartma mermerden yapılmış 3 cazibe tanrıçası ve 9 müzik perisi çizilmişti. Birinci Büyük savaşta (kanaatimce birinci Dünya savaşından bahsediyor) Türk makamları Katatopos luların 30 yelkenlisine el koydu. Bunlar da müttefik denizaltıları tarafından batırıldı.
Denizle paralel, üç saatlik bir yürüyüşle , mübadeleden önce 1000 Rum nüfuslu olan Langada şehrine varılır. Oradaki vadide bitişik iki kilise , Panayia ve Ayios Athanasios vardı. Köyün doğusunda Dindimo dağının Tsavli veya Tsauli ismiyle bilinen en yüksek tepesi var. Tsauli ismi antik Kyzikos halkının taptıkları Kybeli tanrıçasından gelmelidir. Çevredeki yer isimlerinden Ayiolia, Ayia Anna manastırı, Panayiça manastırı, biraz ilerisinde bir harman yeri, Karkalani, biraz daha uzaktaki Zigra, Vuçumeyia, Epano Milos (yukarı değirmen) ve Ayia Paraskevi manastırını hatırlayalım. Takriben iki saatlık mesafede Langada’nın doğusunda Diavati köyü bulunurdu. Köyün nüfusu yarısı Türk yarısı Rumdu. 50 ailelik halkı odunculuk ve balıkçılıkla uğraşıyordu.
Diavati’nin doğusunda küçük bir Rum köyü olan Kasteli de Ortaçağ kulesinin kalıntıları vardır. Köyde yaşayanlar, bir efsaneye göre, dedelerinin Meis adasından buraya göç ettiklerine inanıyordu. En doğudaki Kapsala burnunu geçtikten sonra, Ayios Andreas, Meksa ve Ay Yorgi ıssız adalarının tam karşısında meşhur Makrialo(uzun sahil) ile Mihaniona bulunuyordu. Antik devirde kayalardan meydana gelmiş dalgakıran Mihaniona yı kuzey rüzgarlardan koruyordu. Nüfusu 1600 kişi,hepsi Rumdu ve ekserisi denizci, balıkçı veya gemiciydi, ve buradan bir saatlık mesafede bulunan Peramos köyünün balıkçılarıyla devamlı rekabette bulunuyorlardı. Mihaniona da 3 kilise vardı; dalgakırandaki Ayios Nikolaos, Mesahori deki(Ortaköy) Ayios Nikolaos ve Ay Yorgi Kavalaris. Aşağıda, Makrialos kıyısında Panayia Kanalis manastırı vardı. Burada Paskalya bayramından sonraki Cuma günü Peramoslularla birlikte müşterek panayır yapılırdı. Panayırın sonunda güreş oyunları düzenleniyordu. Bu oyunlarda, iki köy arasında büyük rekabet olup hangi köyün en büyük pehlivanı kazanacağı merakla takip ediliyordu. Biraz daha yüksekte, bostanların arasında Ay Yorgi Dafnis manastırı vardı.Yerli bir efsaneye göre,Peramoslular eskiden Mikrohori yerinde denizden uzak yaşıyordu. Orada hala bazı evlerin ve kilisenin kalıntıları var.
Efsaneye göre, kıyıya doğru göç etmeye karar verdikleri zaman, iki koyun kesip, birini bugünkü köyün yerinde bir ağaca astılar, öbürünü de Pithari denen yerde başka bir ağaca astılar. İki koyundan hangisinin daha uzun zaman kaldığı yerde yeni Peramos’u (bugünkü mevkide) kurdular. Başka bir efsaneye göre ise, Peramoslular esasında Giritli olup, oradaki Türk ağalardan çektikleri eziyetten kurtulmak için Mihanionalılarla birlikte Girit’in Hania şehrinden buraya göç ettiler ve geri dönmemek üzere yemin ederek yeni geldikleri yere “ Mi – Hania “ (yani hayır artık Hania) adını vermişler.
Artaki’den (Erdek) sonra Kyzikos yarımadasının en büyük kasabası olan Peramos un 3 büyük kilisesi,11 kiliseciği ve beş sınıflı erkek ve kız okulu vardı. Burada nüfus 3500 Rum’dan ibaret olup 12 kişilik bir heyet tarafından idare ediliyordu. Şehrin rüzgarlardan korunan limanı olduğundan İstanbul – Bandırma gemileri buraya sık sık uğrardı. Bugünkü hali can sıkıcı bir durumda. Kalenin etrafında toplanmış küçük bir köy halindedir. Yalnız Papadopulios (okulun kurucusunun adı) okulu ve Taksiarhis kilisesinin çınarları altındaki çeşme yerinde duruyor. Burada, eskiden, Faneromeni panayırında, Paskalya bayramında ve Apokria da büyük eğlenceler olurdu. Aynı zamanda, bu meydanda, Karadenizden balık dolu kayıklarıyla dönen balıkçılar eğlence kurup, Diavati lerilerin davul sesiyle zeybek havası oynarlardı.
Meşhur Panayia (mucizeleri Kyzikos yarımadasının dışına kadar duyulmuştu) panayırına gelmek için İstanbul’dan binlerce ibadetçi, Ağustosun ilk günlerinden , özel gemiler kiralayarak Peramos a kadar gelip, oradan beygirlerle manastıra kadar giderlermiş. Bütün bu zamanda Peramos 15 Ağustos’tan başlayıp 23 Ağustos’a kadar süren devamlı bir bayram havası yaşıyordu. Hatta Ağustosun son günlerine kadar devam ederdi.
- Manastırı, Kirazlı Yayla
Faneromeni manastırı Dindimo ve Arktos( ayı) dağları arasında yer alıp Peramos tan bir buçuk saat mesafedeydi. 1895 te yapılan restorasyondan sonra iki katlı büyük bir taş binaydı. Keşişler ve ibadetçileri konaklayacak 99 odası vardı. Manastırın özel bir kısmında Panayia(Meryem ana) nın ikonası yerleştirilmişti. Bir efsaneye göre, Bizans’ta(İstanbul’u kastediyor) ikonalarla ibadet etmeye karşı kalkınanlardan bu ikonayı kurtarmak için bir keşiş onu alıp Karadağın karşı tarafına geçerek Peramos a getirdi. Kilise antik devirdeki tanrıça Kybele tapınağı kalıntıları üzerinde imar edildi. Kedrinos’un yazdığına göre, Kybele tapınağı imparator Zinon devrine kadar yerinde olup, Zinon onu Panayia kilisesine çevirdi.
Faneromeni de son panayır 1921 yılının Ağustos ayında kutlandı. Konakta Yunan bayrağı dalgalanıyordu. O güne kadar çekilen eziyetler ve sürgünler unutulmuştu. Kimsenin aklından, bir sene sonra çetecilerden kurtulmak için, hepsinin kıyılarda bohçaları ve hayvanlarıyla vapurları, Cimcimi ve Dalyancı’nın kayıklarını bekleyecekleri geçmemişti. Vapur geldiğinde Panayia’nın ikonasını kurtarmak için kiliseden almaya gidenler başkeşişin onu önceden Artaki ye göndermiş olduğunu öğrendiler. Oradan da İstanbul’a taşınıp Patrikhane’ye teslim edilmiş. Günümüzde Patrikhane’de Ayios Yeoryiosun ikonasının yanında yer alıyor.
Yarımadasının batı kıyılarına çok yakın, Roda ve Gonia arasındaki boğazın tam karşısında Prokonnesos adalarının (Marmara adaları) dört büyük adasından biri olan Aloni adası (Bizanslılar’ın Avlonia ve Osmanlılar’ın Paşalimanı adası) bulunuyor. Üzerinde insanların yaşadığı diğer adalar Afisia , Kutali ve Prokonesos (ismini bütün bu ada grubuna veren Marmara adası) var. Bunların yanında ıssız adalardan Fanari , Agenisos (Hayırsız ada), Provatonisi , Mamalias , Gera adaları ve bunlardan başka Ay Nikolas, Manolo ve kutruzi kayaları vardır. Mitolojiye göre tanrıça Rea, Zeus’u kurtarmak için Marmara adalrından bir taş alıp Kronos’a yutturdu.
Aloni adasının (Avlonya) ismi 20 asırdan beri hiç değiştirilmedi. Yüzeyi tepesiz bir ada olup korunaklı bir limanı var. 200 hanelik merkez köyünde 850 Rum yaşıyordu. Adanın diğer köyleri ise 650 nüfuslu Vori, 1000 nüfuslu Skopia ve 400 nüfuslu Huhlia idi. Aloni adasında Aynaroza veya Kudüs Patrikhanesine ait çok manastır vardı. Bunlardan en ünlüsü , cennet olarak anılan ,Ayia Paraskevi manastırıydı.
- MARMARA ADALARI GRUBU
Afisia (veya Ofiusa) adası ismini üzerinde çok yılanın yaşadığından almış (ofis Yunanca’da yılan demek). İki köyü vardır. Biri Merkez Afisia; 1200 nüfuslu bir Rum köyüdür ve Theotokos isimli bir kilisesi vardır. Öbür köyü , 700 nüfuslu Araplar ise bir Türk köyüdür. Adanın en güneydeki ucunda Ayios Yeorgios kiliseciği vardı.
Patrik Anthimos VI. nın memlekti olan Kutali adasında, meşhur zenginlerden Vlastos ve Zaharof ta doğup büyümüştü. İkisi de ticaret ve denizcilikten çok zengin olmuşlardı. Zaten bu küçük adanın ticaret donanması meşhurdur. Adanın şekli ters dönmüş bir kaşığa benzediğinden Kutali (Yunancada kaşık demek) olmuştur. Çevresi 8 kilometre kadardır. Nüfusu 2000 hepsi denizci Rumlar dan ibarettir. Kiliselerinden biri Kimiseos, diğeri ise kalıntıları hala kıyıda bulunan Ayios Nikolaos tur. Üçüncü bir kilise ye Rodon Amaranton (kurumayan gül) ismi verilmişti. Bu kilise antik kalıntılar üzerinde imar edilmişti.1867 yılındaki restorasyonundan yer altından birçok antik heykeller çıkarılmış. Hatta birtanesi mezartası üzerinde gofre olarak yontulmuş bir Romalı jokey !
Bu adalar grubunun en büyüğü Prokonnesos (Marmara adası) adasıdır. Dağlarında çok geyik yaşadığından (Yunancada Prokos geyik demektir) adaya bu isim verilmiş. Adanın çevresi 60 deniz mili ve yüzölçümü 130 kilometredir. En yüksek tepesi Psili Rahi 720 metre. Buraya yerleştirilen göçmenler, ısınmak için ormanları kesip yakmışlar. Adanın merkezi Marmara köyünün limanı Petala önemli bir yerde olup eskiden Kyzikos limanına ve etrafındaki adalara girişi kontrol edebiliyordu. Adanın kıyılarında Prastio , Klazaki , Afthoni , Galimi ve Palatia yerleşmeleri vardır. 20. asrın başlarında merkezde Taksiarhon , Kimiseos ve Ayios İsidoros mahalleleri vardı. Merkezde 200 erkek öğrencisi olan ilkokul ve 100 kız öğrencisi olan kız okulu vardı. Bitişikteki Prastio köyünde Ayios İoannis Theologos, Ayios Theodoros ve Kimiseos kiliseleri vardı. Marmara adasının kiliseleri mubadeleden sonra kendi haline bırakılmıştır. 1935 depreminde de büyük hasra uğrayarak harabe haline geldiler.
Palatia köyünde iki mahalle vardı. Baş kilise Kimiseos olmak üzere , iki mahallenin kiliseleri Ayios Dimitrios ve Ayios Yannis idi. Köyün küçük okulunda 170 erkek ve kız öğrenci vardı. Marmara adasının tümünde tek kalmış olan Genna kilisesi bugün kapı ve pencereleri tuğlalarla kapatılmış duvarla duruyor.
- OZAN SANATEVİ

9 Ekim 2020 Cuma

Zenginler, Fakirlere Tanrıdan Başka Bir Şey Bırakmadı.



"Dolara bakmam" diyen, Maliye Bakanı,
"Vakayı saymam" diyen, Sağlık Bakanı,
"Eba'nın çökmesine sevinen" Milli Eğitim Bakanı,
"Et ucuz" diyen, Tarım ve Hayvancılık Bakanı olursa,
İsmini bilmediğimiz "Ejder meyveli smoothie" yiyenler,
“Müminin görevi yoklukta sabretmektir" der.
Ve Fakir sabrederse mükafatı "Cennetse" eğer ve zenginlerin ulaşamayacağı mükafatımız için!..
O zaman ne yapacağız.
SABREDECEĞİZ...
Cennette ne gibi sınırsız hizmetler var, 72 huriyle, bol bol şarap içip her türlü fantaziyi yapabileceğiz.
Ayrıca para kaygısı yok, çalışmak yok, üretmek yok, kavga yok, stres yok yani güzel olan herşey dahil yaşayacağız.
Sahi, Bu dünya da, İnsan kalıp huri fantazisini bir yana bırakırsak tüm bunları yapmak mümkün değil mi?.
Ne demiş adamın biri;
"Zenginler, fakirlere tanrıdan başka bir şey bırakmadı."
Aristoteles der ki; "Devlet; köleler, işçiler, çiftçileri, kadınlar ve zanaatkârları vatandaş olarak kabul etmez"
Yani, Zengin ve nüfuslu değilsen vatandaş dahi olmazsın der.
İlk önce birey ve vatandaş olabilmek için, yaşadığın çağı sorgulaman gerekli...
Ozanca

6 Ekim 2020 Salı

LÜFERİN SEYRİ

 


LÜFERİN SEYRİ :

Karadeniz'de çıkar yumurtadan,
Ağaç yaşken eğilir misali daha 3cm boyundayken bile
ilaryaları kovalayacak cesarettedir.
Büyür, o yağlı güzel karadeniz hamsisini yemeye başlar,
hemde daha DEFNE YAPRAĞI'yken...
Samsun, Sinop, Kastamonu derken Zonguldak, Düzce geçilir
bir de bakmışsın ki bizim ufaklık delikanlı bir ''ÇİNEKOP'' olmuş,
Heyecanla beklediği memleketine, İstanbul boğazına girer çinekoplar,
Bu sefer boğazın en lezzetlisi istavritlerine göz koyar doyurur kendini
iyice boy atar, olur sana yağlı bir ''SARIKANAT''
Artık tam bir predatördür kendi cinsi dahil uçan, kaçan her balığı
jiletten keskin dişleri, çeliği kesen güçlü çenesiyle tek darbede parçalar.
Bu hırçınlık ve beslenme alışkanlığı bizimkine yarar, boğazda akıntılarda
yüze yüze iyice parlayan belirginleşen pullarıyla
Endamı güzel, kendisi güzel bir LÜFER olur.
Artık babayiğittir, gören balıklar aman diler yüzüşünden,
Gecelerin adamıdır gafil avlar koca koca kefalleri, zarganaları.
Boğaz dar gelir marmara'da eser geçer KOFANA olur.
Çanakkale'yi geçer bir selam çakar Seddülbahir'e, çıkar Ege'ye...
Balık çiftliklerinde bekçilik yapmaya başar, kaçanı affetmez ispendekleri,
lidakileri çekirdek gibi yer, öyle olunca ona SIRTIKARA derler...
Öyle bir balıktır ki,
Doğumundan, ölümüne neredeyse..
Her santim büyümesinde ismi değişir.
* Defne yaprağı
* Çinekop palazı
* Çinekop
* Kaba Çİnekop
* Sarıkanat
* Lüfer
* Kaba Lüfer
* Kofana
* Sırtıkara...
Her boyda ismi değişse de değişmeyen tek şey, kaderidir.
Bu bizim balığımız, ve artık yok olmakla yüz yüze.
Bugün Bu balığı yaşatmak, öldürmekten çok daha kıymetli...
ZAMANI !
Öykü bu ya !
Köyün İmamı vaazlarında sık sık içki, kumar ve sigaranın kötülüklerinden söz eder..
Cemaat cami çıkışı kapıda İmam'ın yolunu keserler..
- Hocam ! siz sık sık içki,sigara,kumarın kötülüklerinden söz ediyorsunuz da ! İçki sizin oğlanda ! kumar sizin oğlanda ! sigara sizin oğlanda ! bizim oğlanları da sizin oğlan ayartıyor. Sizin oğlanı vazgeçirebilseydiniz..
Hoca eve gider, oğlunu karşısına alır ,olanları bir bir anlatır.
- Oğlum ! gel vazgeç. Yoksa ! ya başka yere tayin isteyeceğim ya da görevi bırakacağım..
Oğlu dikkatle dinler,
- Haklısın Babacığım. Yalnız bir koşulum var bu akşam birlikte içelim sonra dilime deyirmeyeceğim, sigarayı bırakacağım kumara tövbe edeceğim..
İmam düşünür,ne yapsın kabul eder..
Akşam oğlan mangalı yakar,üç beş LÜFER ,kavun keser,iyisinden beyaz peynir, yetmişlik boğma rakı masayı donatır.
İmam bir tövbe estağfurullah çeker ve oğluna eşlik eder.
Gece yarısına doğru içkiler,mezeler biter oğlan masayı toplarken,
- Teşekkür ederim Babacığım,beni kırmadın ! ben de sözümde duracağım,seni mahçup etmeyeceğim..
İmamın keyfi yerinde oğluna döner,
- Bak oğlum ! kumarı bırak ! sigarayı bırak ! ama rakı için acele etme,şu LÜFER mevsimi geçiversin...
(Alıntı)

13 Eylül 2020 Pazar

Çok bir şey mi?..

 

Aslında misafiri olduğumuz dünyanın, doğasında,toprağında egolarımızın esiri olarak herşeyi kirletiyoruz. önce benliğimizi,karakterimizi,

Sonra tüm insani vasıflarımızı,değerlerimizi,bakışımızı ve en son çocuklarımızın geleceğini, yarınları..

Egolarımız; ben, ben olmalı,bensiz olmaz diye boşuna bir kavga halinde oysa ki dünya varolduğundan beri sensiz de var oldu,olmaya devam etmekte..
Oysa ki sen eşsiz değilsin atom sen değilsin ki parçalayanın teorisi sensin.
Karakterin muhteşemdir sana göre, ama başkasına göre karakterini belirleyemezsin..o zaman kişiliğin oluşmamış karaktersizliğini haberin olmadan tescil eden sensin...
İnsani vasıflarımız nelerdir, insan ol,insanca yaşa,dünyaya,toprağa,doğaya,hayvana,kendin gibi olmayanlara da saygılı ol..Empati kültürünü geliştir..Yarınları düşün ve çocuklara yaşanabilir dünya bırak..

Çok bir şey mi?..
Ozanca

29 Ağustos 2020 Cumartesi

30 Ağustos Zafer Bayramını kutlarım...

 


30 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da Gazi Mustafa Kemal'in başkumandanlığında silah arkadaşlarıyla, emperyalizmin yabancı ve yerli işbirlikçilerine karşı Büyük Taarruzun zaferle sonuçlanmasıyla bağımsızlığımızı kazandığımız,

30 Ağustos Zafer Bayramını kutlarım...
Büyük Taarruzda yitirdiğimiz 15.055 vatanseveri, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, ve Silah Arkadaşlarını saygıyla selamlarım..

5 Temmuz 2020 Pazar

RAKIYA GÜZELLEME






Düşünün,
Bandırma'da yaşıyorsun Manyas Kelle peyniri ile Misakça kavunun yanında Fava, Lakerda, Deniz Börülcesi, Haydari, Babagannuş, Ezme Salata, Tarama, Paçanga, Kalamar, Kabak Çiçeği Dolması, Enginar, Hindibağ, Şakşuka ve bir duble rakı yok hayatında..
Rakısız imambayıldı olur mu?..
İmam bayıldıysa rakı içerek bayılmıştır o da uyumunun lezzetine ki, çok hoşuna gittiği için bayıldı demişlerdir..
Sonra zamanı geldi sayılır, Sardalye balığının mangaldaki dansına,
Sevmeyenlere denizin kuru fasulyesi istavrit, olmadı mı?
Bandırma'da bir hayli bol uskumru yada omega 3 deposu Norveç uskumrusu...
Ve hayatınızda bütün bunlar yok, o yaşanmış hayat olabilir mi?..
Canınız rakı istedi bi nedenle, ama kederden ama sevinçten, iki kelam edecek dostunuz da yok yalnızsınız!..
Bilenler bilir çağırdın mı Müzeyyen abla hemen gelir "Benzemez kimse sana" diyerek,
yada,
Zeki Müren seslenir muhteşem sesiyle;
Ne zaman iki satır yazmaya kalksam
Hep sana, hep seni, hep bizi yazıyorum
Ne zaman bir kadeh alsam elime
Hep sana, hep seni, hep bizi içiyorum
Her gece kederdeyim durmadan içiyorum
Sevda ektim kalbime yalnızlık biçiyorum.." diye.
Neşet baba kahırlanır "Cahildim Dünyanın Rengine Kandım" diye.
Dincilere acıyorum aslında,
Tüm renklerden,zevklerden ve tatlardan mahrumlar..
O nedenle sanattan, kültürden, estetikten ve önemlisi insani ilişkilerden yani bu dünyayı cennete çevirmek isteyen insanlardan, adaletten, haktan, hukuktan da mahrumlar..
Bir tek duvarları gördükleri için betonu çağdaşlık sanıyorlar,
ozanca

https://www.gercekbandirma.com/bandirmadan-rakiya-guzelleme

31 Aralık 2018 Pazartesi

O kadar güçlüydün ki..

Bir arkadaşım, "O kadar güçlüydün ki,sana derdin var mı diye sormayı" düşünemedim dedi
Oysa ki onu tanıdığımda en zayıf günlerimi yaşıyordum..
ozanca

12 Ekim 2018 Cuma

Limon suyu ve sarımsak karışımı mucizesi !!!

Görüntünün olası içeriği: içecek ve açık hava


Limon suyu ve sarımsak karışımı mucizesi !!!
BUNU YILDA BİR KEZ YAPIN
Özellikle Rus doktorların tavsiye ettiği kalp ve damar hastalıkları reçetesi mucizevi sonuçlar veriyor. Bitkilerle doğal tedavi yöntemine son derece önem veren Rus tıp dünyası, bu formülü yüzlerce yıldır kullanıyor ve son derece başarılı sonuçlar elde ediyor. Limon suyu ve sarımsakla yapılan karışım, damar sertlikleri, damar yağlanması, damar tıkanıklıkları ve tansiyon gibi sorunları kalıcı olarak ortadan kaldırıyor.
Türkiye'deki bazı doktorlar da hastalarına bu formülü öneriyor.
EVİNİZDE KENDİNİZ YAPABİLİRSİNİZ!
- 2 Litre hiç su katılmamış sıkılmış saf limon suyu
- 40 diş soyulmuş ve ezilmiş sarımsak (Mümkünse Anadolu'da yetiştirilmiş ithal olmayan sarımsaklardan)
- Ağzı sıkı kapanan 2 litrelik kavanoz (2 litrelik pet şişeler de kullanılabilir)güneş ve gün ışığı görmemesi için dışına alüminyum folyo kapatın.
HAZIRLANIŞI
2 Litrelik kavanoz ya da pet şişeyi dolduracak kadar limon satın alın. Limonların suyunu iyice sıkıp şişeye doldurun. Soyulmuş 40 diş orta boy sarımsağı yıkamadan ve ezerek limonun içine atıp şişenin kapağını sıkıca kapatın. 25 gün boyunca normal ılık bir yerde tutun ve her gün birkaç kez çalkalayın. Yaklaşık 25 gün sonra sarımsakların limon suyunun içinde eridiğini göreceksiniz.
25 gün sonra hazır hale gelen karışımdan her sabah kahvaltıdan yarım saat önce yarım çay bardağı için. Bunu hergün düzenli olarak ve mümkünse aynı saatte yapın. Bu karışımın içine asla başka bir madde (şeker, tuz, tatlandırıcı vs. katmayın)
YÜZDE 100 KANITLANMIŞ FAYDALARI
1- Tüm damar iltihaplarını (vasküler) tedavi ediyor, tıkanan damarları açıyor, damar sertliklerini ve hipertansiyonu
önlüyor.
2- Kolesterol ve lipidi düşürüyor, zararlı yağların yakılmasını sağlıyor, kilo verdiriyor (bazal metabolizmayı hızlandırıp yağların yakılmasını sağladığı için iştahı açıyor.), vücuttaki şeker oranını dengeliyor, pankreasin yenilemesini sağlıyor.
3- Böbrek ve safra taşlarını eritiyor, idrar söktürüyor, vücuttaki şişkinliği yok ediyor ve dokularda ödem oluşmasını engelliyor.
4- Helycobeacter pylori adlı ülser mikrobunu öldürerek mide ve oniki parmak bağırsağı ülserinin kesin tedavisini
yapıyor.
5- Tüm romatizmal iltihabi önleyor, her tür romatizmal ağrıları dindiriyor, kireçlenmeyi önlüyor, eklem yüzeylerinin
yenilenmesini sağlıyor ve her türlü ağrıyı kesiyor.
6- Beyin hücreleri ve tüm sinir sistemlerini yeniliyor, sinirdeki aksiyon potansiyelini düzenleyip ileri-refleks hızını artırıyor, felç ve inme riskini azaltıyor.
7- Vücudun bağışıklık sistemini son derece mükemmel hale getiriyor ve her türlü alerjiyi, özellikle de damarsal kökenli ve strese bağlı cilt alerjilerini kökünden engelliyor. Kanser oluşumlarına karşı tüm vücudu koruyor.
Dipnot: Kan inceltici kullananlar "dr danışmadan" denemesin,düşük tansiyon problemi olanlar çok dikkat etmeli...
N O T : İlacı hazırlayanın babasının koroner by-pass ile üç damarı değişecekken bu ilaç sayesinde %100 tıkalı damarları açılmış ilaç hazırlandıktan sonra sarımsaklar erir, koku etrafa yayılmaz. Kullanan üç kişi ile görüştüm hep son derece memnun olduklarını adeta gençlik iksiri olduğunu söylüyorlar.
alinti

4 Temmuz 2018 Çarşamba

Düşünün



,Düşünün,
Fava, Lakerda,Deniz Börülcesi, Haydari, Babagannuş, Ezme Salata,Tarama,Paçanga,Kalamar,Kabak Çiçeği Dolması,Enginar,Hindibağ,Şakşuka vs mezelerden bir yada bir kaçı var masada ama bir duble rakı yok hayatında..
Rakısız imambayıldı olur mu?..İmam bayıldıysa rakı içerek bayılmıştır o da uyumunun lezzetine ki çok hoşuna gittiği için bayıldı demişlerdir..
Sonra zamanı geldi sayılır, Sardalye balığının mangaldaki dansına,sevmeyenlere denizin fasulyesi istavrit, olmadı mı Bandırma'da bir hayli bol uskumru yada omega deposu norveç uskumrusu...
Ve hayatınızda bütün bunlar yok, iki kelam edecek dostunuz da yok..
Dincilere acıyorum aslında,
Tüm renklerden,zevklerden ve tatlardan mahrumlar..
O nedenle sanattan,kültürden,estetikten ve önemlisi insani ilişkilerden yani insanlardan,adaletten,haktan,hukuktan da mahrumlar..
Bir tek beynine ördükleri duvarları olduğu için betonu çağdaşlık sanıyorlar,
ozanca

19 Ocak 2018 Cuma

ATATÜRK'ÜN YOLDAŞIYIZ...





Bu ülkenin körlüğü 12 eylül faşist askerlerince bilinçli hazırlanmıştır..
*Zorunlu din dersleriyle, muhafazakar/dindar nesil yeti
ştirilmesi.ilk basamağı olup, faşist Aydınlar ocağının Türk-islam senteziyle milliyetçi-muhafazakar insan yaratılarak, Fetönün içinde bulunduğu "komünizmle mücadele derneğı"ne muhafazakar nesil aktarmak ve cumhuriyet düşmanı olarak yetiştirilmesidir.
ikinci basama
ğı ise polisin ele geçirilmesiyle olası soruşturmaların önünün kesilmesi,, tehditlerin bertaraf edilmesi için de yargının ele geçirilmesiydi ki başarılı oldular..... 
*Sonrası buna uygun ve emperyal babalarının izin verdi
ği bir parti ile,
bilimsel e
ğitim yok etmek ve en önemlisi Tsk'nın ele geçirilmesiyle..Türkiye'nin ele geçirilmesiydi..
Büyük ölçüde ba
şarılı oldular ama tamamını ele geçiremediler..
Öngöremedikleri ise,
Mustafa Kemal'in aydınlanmacı gücü/ yolda
şlarının bu denli direngeç olduklarını ve direniyor/direnecek/teslim olmayıp/ ülkeyi teslim etmeyecekleri hesaplarını bozdu...
Bütün bunlar olurken,
Sözde Atatürkçüleri ve Askerlerini tanıyalım,
12 eylül faşist paşaları da "Atatürk'ün askerleriz diyerek" bu ülkeye ihanet etmedi mi?..
Hilmi Özkök pa
şa(?); "Kasaptaki ete soğan doğramam" diyerek yargılanan en yakın arkadaşlarını satmadı mı?..
Ya
şar Büyükanıt; Dolmabahçe görüşmesinin içeriğini açıkladı mı?...
İlker Başbuğ; Türkiye Cumhuriyetinin mahremleri kozmik odalara girilirken paşa paşa seyretmedi mi?..
Necdet Özel'de
şimdi ki Hulusi'de kendilerini "Atatürk'ün Askerleri" olduklarını iddia ediyorlar mı?..
Ayrıca Fetö ve avanesi orduda yapılanmasından, darbeye te
şebbüs edene kadar da haberleri yokmuş yukarıdaki yetkili paşalar ve askerlerin yani paşa paşa oturmuşlar....
Ve bu insanlar Atatürk'ün kurduğu ülkenin ordusunda fiilen askerleri değilmidir?
Atatürk'ün "BURSA NUTKUNU" tekrar okuyun derim..
"Tam bağımsızlık demek,ekonomide,maliyede,savunmada,siyasette tam bağımsızlık demektir.Bunlardan birinde bağımsızlık yoksa,tam bağımsızlıktan söz edilemez." Mustafa Kemal Atatürk.
Tam bağımsızlığı savunmayan,Atatürk'ün ne yoldaşı ne de askeri olabilir.
Oysa ki Atatürk'ün yoldaşı olsalardı bu ülkeye bu denli yukarıda yazdığım gibi ihanet etmezlerdi..
Asker olmak kolay ama rasyonel ve analitik akılla hareket etmek için bireysel/toplumsal bilinci ile sorgulama yetisi gerekli..
Mustafa Kemal'in yoldaşı olmak!
Ne büyük mutluluk!
Ne büyük bahtiyarlık!..
Bu ülkede ya
şayan bir insan için bundan büyük mutluluk kaynağı düşünemiyorum.
Biraz tarih bilgisi olan bir ki
şi Mustafa Kemal'in yoldaşlığından büyük zevk alır, mutluluk duyar.
Vesselam
Ozan


18 Ocak 2018 Perşembe

KAFKAS KÜLTÜRÜ


Çerkezler, Türkiye'de geleneklerine en bağlı toplum olarak biliniyor. İlginç âdetleri, alışık olmadığımız görenekleri var. Bizim normal karşıladığımız birçok şey, onlar tarafından ayıp sayılıyor.
Esra Keskin'in haberi
Büyüklerin yanında oturmanız, konuşmanız, eşinize ismiyle hitap etmeniz bunlardan yalnızca birkaçı... Bu âdetlere farklı toplumlar ayak uyduramayacağından genellikle kendi içlerinde evlilik yapan Çerkezlerde, 40'ından önce evlenenine de çok az rastlanıyor.
Çerkezlerin bekâr kalmasının en büyük nedeni uzaktan bile olsa akraba evliliği yapamamaları. Bu kişiyi hiç tanımasanız bile, Çerkez olduğunuz için ona kardeş gözüyle bakmak zorundasınız. Üstelik kardeş gözüyle bakmanız gerekenler yalnız soy bağınız olan kişilerle de sınırlı değil. Aynı köyden bir kızla evlenmeniz de çok büyük ayıp sayılıyor. Kafkas Kültür Derneği görevlisi Cihan Dilber, "Ben 40 yaşındayım, bu yaşıma kadar, aynı köyden evlenen yalnız bir çift tanıyorum. Onlar da 5-6 yıl kendilerini kabul ettirebilmek için uğraştılar." diyor. Ayrıca yakın tanıştıkları, aile dostu olarak nitelendirilen ailelerin kızları da evlenilemeyecekler listesindeymiş. Liste bu kadar kabarık olduğundan bekârlık Çerkezlerin kaderi haline geliyor.
Çerkez'lerin evlilik yaşı 40-45
Ancak Serbes ailesi Çerkez olmasına rağmen aynı köyden eş adaylarını görüştürmekten yana. Esra Serbes, "İnsanlar komşusunun kızıyla neden evlenemesin? Bunda bir sakınca yok ki. Birtakım ahlak kuralları devreye girmiş ve bu yüzden Çerkez kızları ve erkekleri bekâr kalmış. Yaş ortalamalarına bir bakın, ancak 40–45 yaşlarında evlenebiliyorlar. Biz, kurduğumuz site ile Çerkezlerin daha erken evlenmelerini sağlayıp yeni nesillerin yetişmesini istiyoruz." diyor. Bunun yanında sosyal aktivitelere katılmaktan evlenmeyi unutan Çerkezler de varmış. Çerkez kızı Tuğba Nartop, "Çerkezler eğlenmeyi çok sever. Sıklıkla bir araya gelir, muhabbet eder, dans eder ve sıkıntılarını giderirler. Babam her zaman eğlenmekten evlenmeyi düşünemediğini söyler." diyor.
Babasının 35 yaşında evlendiğini söyleyen Nartop, "Babam erken evlenmiş. Hâlâ bekâr olan 50'li yaşlarda iki halam, 70 yaşında bir amcam var." diye ekliyor. Aslında Çerkez geleneklerinde büyüklerinden önce evlenmek de ayıp sayılıyor. Cihan Dilber, kendinden önce 3 büyüğün varsa evde kalmanın kaçınılmaz son olduğunu söylüyor. Evde kalmamak için ise geriye birkaç seçenek kalıyor. Ya Çerkez olmayanlarla evleniliyor ya da 'mazırgama' denilen bilinçli kız kaçırmalar gerçekleşiyor...
***
KIZ NASIL KAÇIRILIYOR.?👫
Çerkezlerde zorla kız kaçırma geleneği yokmuş. Kız, bahsettiğimiz sebeplerden dolayı evlenmesi ayıp sayılacağından kaçmayı tercih ediyormuş. Kaçacağını genellikle anne ve baba da biliyor fakat kızın kaçmasına göz yumuyormuş. Kaçırma olayı ise şöyle gerçekleşiyor: Oğlan, kızı evinden alıyor fakat gelinin yanında çok güvendiği ve 'eyuza' dediği bir erkek arkadaşı oluyor. Gelin, eyuza ile her iki ailenin de güvenebileceği bir ailenin evinde misafir ediliyor. Eyuza düğüne kadar bu evde gelinle kalıyor ve ona göz kulak oluyor. Gelini misafir eden aile, acilen kızın ailesine, "Kızınız bizimle ve güvendedir." diye haber ulaştırıyor. Daha sonra aileler anlaşmaya çalışıyor ve düğün hazırlıkları başlıyor. Gelin alması da, gelinin misafir edildiği evden oluyor. Ve eyuza için 'aşta' denilen bir kurban kesiliyor. Büyükbaş hayvanın kafası eyuzaya servis ediliyor ve afiyetle yeniyor. Gelin için ise asıl zor günler bu aşamadan sonra başlıyor.
GELİN,KAYINBABASI İLE KONUŞAMAZ.😔
Günümüzde eskisi kadar olmasa da devam eden Çerkez geleneklerinde gelinin en çok zorlandığı şeylerden biri kayınpederi ile hiç konuşamaması. Gelin evlendikten sonra adeta dilsiz hale geliyor. Sesini kayınpederinin duyması çok büyük ayıp sayılıyor. Kayınpeder gelininin sesini duymak istediğinde ki bu genellikle 10 yıl sonra oluyormuş, herkese haber verip gelini için kurban kestirmek zorundaymış. Büyüklerin toplandığı bir ortamda "Gelinimin sesini duymak istiyorum." diye ilan eder ve kurbanı kesermiş. Ancak o günden sonra gelin, kayınpederi ile konuşmaya başlayabilirmiş.
Gelin ve damadı zorlayan bir diğer gelenek ise kayınvalide ve kayınpederin yanına beraber çıkamamaları. Evli çiftler büyüklerin yanında beraber oturamayacakları gibi, bir odada yalnız da kalamazmış. Çiftlerin beraber görünmesi yalnız ev içinde değil, dışarıda da ayıp karşılanırmış. Bu yüzden Cihan Dilber, "Köyümde eşimle asla yan yana yürümem. Ya o bir adım önden gider ya da ben." diyor. Dilber'in babası vefat ettiğinden evin büyüğü ağabeyi sayılıyormuş. Bu sefer de çift, ağabeye beraber görünemiyormuş. Dilber, eşi ile balkonda otururken ağabeyinin geldiğini görürse, eşi hemen içeriye giriyormuş. Dilber'e "Zorlanmıyor musunuz?" diye sorduğumuzda "Hayır, biz böyle yetiştik, bunlar büyüğe saygıdan ileri geliyor ve bize zevk veriyor." cevabını alıyoruz.
EŞİNİ ADIYLA ÇAĞIRAMIYOR
Çerkezlerin ilginç bir âdeti de gelinin kayınpederinden eşine varıncaya kadar herkese takma isim bulmak zorunda kalması. Gelin, eşine yalnızca büyüklerin yanında ismi ile hitap edemezken, kayınvalidesi, kayınpederi, görümcesi ve kaynını hiçbir zaman ismi ile çağıramıyor. "Kayınvalide de ismi ile çağırılır mı hiç, anne demesi gerekiyor." diye düşünmeyin. Bahsettiğimiz şey gelinin, kayınvalide ve kayınpederin ismini ağzına alamaması. Örneğin kayınvalidenizin ismi 'Ayşe' olsun. Komşunuzun isminin de Ayşe olması halinde ona da Ayşe diye seslenemiyorsunuz. Yani komşunuza da takma bir isim bulmak zorundasınız. Mesela 'Ayşe' artık sizin için 'Fatma' haline geliyor. Aynı şekilde görümce ve kaynınıza da takma adla sesleniyorsunuz. Dilber, "Başkalarına saçma gelebilir ama bizde büyüğüne saygı böyle ölçülüyor." diyor.